Bloodshore oyunu

Wales Interactive; arada Maid of Sker veya Don’t Knock Twice gibi korku-macera türünde oyunlara sapsa da temel olarak FMV oyunlarıyla meşhur bir firma. Bu yıl içerisinde de sağ olsunlar meydanı boş bırakmadılar; önce I Saw Black Clouds, sonra Night Book geldi, şimdi de sıra Bloodshore’da.

Size bilemem ama ben bütün eksiklerine, zaaflarına, zayıflıklarına karşı bu oyun türüne ayrı bir ilgi duyuyorum, ne yapayım, elimde değil 🙂 Dolayısıyla Bloodshore da takip listeme gelip yerleşivermişti ve hazır fırsatı bulmuşken, hep birlikte bir göz atmaktan zarar gelmez dedim. Bu seferki filmimizde bizi nasıl bir macera bekliyormuş, buyurun hep birlikte bakalım.

Battle Royale mi FMV’den çıkar, FMV mi Battle Royale’den?

Wales Interactive’in FMV oyunlarıyla meşhur olduğunu söyledik ama tek bir tarzda ilerlemediklerini de belirtmek gerek. Mesela The Bunker bir psikolojik gerilim tadındayken Late Shift bir aksiyon-macera filmi gibiydi. Five Dates ile kendimizi bir romantik komedi filminin içinde bulurken Night Book biraz daha işin korku kısmına odaklanan bir yapımdı. Shapeshifting Dedective işin içine fantastik bir boyut katmıştı, adından da anlaşılabileceği üzere biçim değiştirip başkalarının kılığına giren ve böylece bir cinayeti aydınlatmaya çalışan bir dedektifi oynuyorduk. Bloodshore ise, bambaşka bir telden çalıyor; absürt, sarkastik, eleştirel bir film var bu sefer karşımızda. Bir başka ifadeyle B filmi kategorisinde değerlendirebileceğimiz bir yapım olduğunu söyleyebiliriz.

Elbette filmimizin hikayesini detaylı bir şekilde paylaşacak değilim ama yine de kısaca özet geçeyim ki sizi nelerin beklediğinden haberdar olun.

Oyun dünyasını kasıp kavuran Battle Royale furyası en sonunda “Kill Stream” adında bir televizyon şovuna dönüşmüş. Alyn Corps adlı bir şirket tarafından hayata geçirilen projede, 50 kişi bir adaya bırakılıyor ve sona kalan kişi 10 milyon $’ın sahibi oluyor. Biz de bu yarışmanın 13. Sezonuna katılan kişilerden birisiyiz. Kahramanımız, vaktinde popüler bir aktörken, kariyerinde seviye atlamasını sağlayacak o hamleyi yapamamış, treni kaçırmış, hal böyle olunca da son bir şans diyerek yarışmaya katılmış. Tabii, oyunda ilerledikçe başka detaylar da öğreniyoruz karakterimiz ve bu adaya gelişi hakkında ama olay özetle bu.

Bloodshore’un beğendiğim yönlerinden birisi de işte tam olarak bu “Battle Royale Show” meselesi oldu. Karşımızda kendisiyle de oyun dünyasıyla da modern toplumla da dalgasını geçen bir oyun var. Yapımcının önceki oyunlarında oyunculukların daha sahici olduğu sahneler izlemiştik. Buradaysa durum farklı, abartılı oyunculuklar işi gerçekçilikten uzaklaştırıp ne kadar absürt bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu bize net bir şekilde gösteriyor. “Oyun”a katılan yarışmacıların kimliklerinden, yayın aralarındaki şovlara, yayın platformlarındaki ‘influencer’ların tepki videolarından oyunun kurucusuyla yapılan röportaja, paylaşılan her bir detay aslında bizlerin içinde bulunduğumuz ve gülsek mi ağlasak mı diye düşündürtecek bir tabloya işaret ediyor; en azından bende uyandırdığı duygu bu oldu.

Yaklaşık 1,5 saat içerisinde oyunu bitirmek mümkün, tabii yaptığınız tercihler bu süreyi değiştirebiliyor. Senaryonun farklı kısımlarını görmek, alternatif sonlara ulaşmak için oyunu birden çok kez bitirmeniz gerekiyor elbette. Yapımcıların ifadesiyle 8 saatlik çekim yapılmış olmasından hareketle, tüm sahneleri görebilmek için en azından 4-5 defa oynamak durumunda olduğumuzu söyleyebiliriz (oyunu ilk bitirdiğimde toplam sahnelerin beşte birini, ikinci oynayışımın ardından da toplamda üçte birini görmüş olmam da bu tezi büyük oranda doğruluyor) -ki bu da bu tarz bir oyun için güzel bir tablo. Sonuçta FMV oyunlarından ne beklenir? Tercihlerinizin hikâyenin akışına etki ettiğini hissettirmesi ve böylece sizlere tekrar tekrar oynamak için bir gerekçe sunması.

Bloodshore’un, tekrar oynanabilirlik yönden diğerlerinden eksik kalan bir yanı olmadığı söylenebilir. Tabii eleştirilebilecek yanları da var; senaryonun sırıttığı noktalar mevcut. Bazı konularda da aslında sunulabileceğini düşündüğünüz alternatifler sunulmamış, olay çok dar bir rotaya sıkıştırılmış gibi hissettiriyor. Ama işin doğası da bir noktada bunu gerektiriyor zaten, kabul ediyorum. Yine de ‘keşke’ dedirttiği yerler oldu. Bir de farklı olması gereken bir sahnede daha önce gördüğüm bir sahne kullanılmış, ucuza kaçılmış, o da gözümden kaçmadı 🙂

Bu arada oyuna dair sevdiğim bir detayı da paylaşayım. Akış içerisinde istediğiniz anda oyunu durdurup menüde aldığınız kararların 5 kategoride (Ekip Morali, Seyirci Fikri, Romantizm, Güç ve Sezgi) ne gibi bir değişikliğe yol açtığını kontrol edebiliyorsunuz. Bu istatistikleri takip ederseniz, sonraki oynayışlarınızda alternatif sahnelerden daha fazlasını açmak ve farklı sonlara ulaşmak konusunda eliniz de rahatlamış olur. Oyunun finalinde de zaten kaç karar aldığınızı ve toplam sahneler içerisinden kaç tanesini açtığınızı görebiliyorsunuz.

Bu tarz oyunların avantajlarından birisi de fiyatı oluyor, yine bir “sinema bileti” fiyatına (hem de öğrenci :)) satıldığını görüyoruz. Dolayısıyla bir bilet fiyatına birden çok film izlemek isterseniz, hatta bu da yetmez bir de o filmde başrolü üstlenip filmin akışını ben belirleyeyim derseniz, elinizdeki güncel ve değerlendirilebilecek alternatiflerden birisinin Bloodshore olduğunu söyleyebilirim. Wales’in sıradaki oyunu Deathtrap Dungeon: The Golden Room’u beklerken (-ki kendisinden umutluyum, umarım hayal kırıklığına uğratmaz) Bloodshore’a bir şans vermeyi düşünebilirsiniz. Bakalım siz ne gibi iğnelemeler, nasıl göndermeler fark edeceksiniz bu filmde…

You may also like...