Cyberpunk 2077 oyunu

20 Aralık 2020… Cyberpunk 2077 çıkalı tam on gün oldu. Ve ben tüm bu süre zarfında dur durak bilmeden bu oyunu oynadım. Gecem gündüzüme karıştı, yemek yemeyi unuttuğum anlar oldu, hatta çoğu zaman ne ara sabah olduğunu bile anlamadım. Dış dünyayla bağım tamamen koptu. Çünkü tecrübe etmek, atmosferini solumak istediğim bambaşka bir dünya vardı parmaklarımın ucunda. Arkadaşlık, sadakat, sevgi, ihanet ve intikam hisleriyle dolu bir dünya. Son yıllarda gördüğüm en iyi yan karakterlerden bazılarıyla atıldığım bir serüven. Keşfedilmeyi bekleyen, koskoca bir siberpunk şehir. Ve muhtemelen uzun yıllar boyunca unutamayacağım harika bir senaryo… İşte Cyberpunk 2077 bu kadar iyi, bu kadar bağımlılık yapıcı bir oyun.

Öte yandan bir CDPR oyunundan kesinlikle beklemeyeceğim hatalarla da boğuştuğum bir on gün oldu bu. Kafanızı çevirdiğinizde ortadan kaybolan yayalar, birdenbire ortaya çıkan polisler, dramatik anları bir komedi gösterisine çeviren grafiksel hatalar, kilitlenmeler ve çökmeler… İşte Cyberpunk 2077 bir yandan da bu kadar sorunlu, bu kadar sıkıntılı bir oyun. Daha önce bir inceleme yazarken hiç bu kadar ikilemde kaldığımı hatırlamıyorum. Bir yanım onu övmek, diğer yanımsa yermek istiyor. Ve ben hangisini yapmam gerektiğine bir türlü karar veremiyorum…

Night City’ye Hoş Geldiniz

Benim adım Vincent. Ama sadece en yakınlarım bana gerçek adımla seslenebilir. Diğerleri için ismim sadece V. Doğma büyüme Night City’liyim; bu şehrin sokaklarını avucumun içi gibi bilirim. Hangi bölge hangi çetenin elinde, en iyi siberkasaplar hangileri, hangi iş bağlayıcılar daha güvenilir? Buralarda sokakların kendi kanunları vardır ve ben onlarla büyüdüm. Ben bir sokak çocuğuyum.

Kendi yolumu çizmek için Atlanta’ya taşınmıştım fakat işler beklediğim gibi gitmedi. Böylece kürkçü dükkânına dönüş yaptım. Bir gece, barmen dostlarımdan birinin tefeciye olan borcunu kapatmak için bir araba çalmayı kabul ettim. Ama tam aracı kaldıracakken öküz herifin tekiyle yollarımız kesişti. O da arabayı çalmaya gelmişti ve biz tartışadururken polisler bizi enseledi. Sonradan o “öküzle” çok iyi dost olduk. Adı Jackie Welles’di; Meksika asıllı bir paralı asker. Birlikte bir sürü “iş” yaptık. Ama en nihayetinde biz sadece küçük balıktık; saygın paralı askerler arasında görülmek için daha çok ekmek yememiz gerekiyordu. Derken, günün birinde karşımıza hayatımızın fırsatı çıktı. Ama işler çok fena sarpa sardı. Sonra…

Bzzzzt… Czzzzt…

Error 37.

Lütfen programı baştan başlatın.

C:> LOAD Cyberpunk.exe

..

LOADING

..

Benim adım Valerie. Ama sadece arkadaşlarım bana gerçek adımla seslenebilir. Diğerleri için ismim sadece V. Arasaka’da çalışan bir şirketçiyim. Karşı istihbarat departmanında çalışıyorum. Night City’de bir sürü şirket var ama Japon menşeli Arasaka hiç kuşkusuz bunların en güçlüsü. Bu şehir, hatta neredeyse bütün dünya bize ait. Hükümet, polis, televizyon, gazeteler… Hepsi bize çalışıyor. İnsanların zayıf yanlarını buluyor, onları manipüle ediyor, gerekirse şantaj hatta suikast yapıyor ve istediğimizi daima alıyoruz. En güzel tarafıysa şehir halkı burunlarının dibinde gerçekleşen tüm bu olaylardan tamamen habersiz yaşıyor. Şüphelenenler, söylentiler var evet ama kimse bir şey kanıtlayamıyor. Öyle bir şeye yaklaşanlar da çabucak, sessizce ortadan kaldırılıyor

İşler benim için fena gitmiyordu. Başarı basamaklarını birer birer de olsa tırmanıyordum. Ta ki iki ekip liderinin arasındaki bir entrikaya kurban gidip Arasaka’dan kovulana dek… O anda dünyam altüst oldu. Tek tesellim eski dostum Jackie Welles’in zor günümde bana destek çıkması, kol kanat germesi oldu. Birlikte bir sürü “iş” yaptık. Ama en nihayetinde biz sadece küçük balıktık. Derken, günün birinde karşımıza hayatımızın fırsatı çıktı. Ama işler çok fena sarpa sardı. Sonra…

Bzzzzt… Czzzzt…

Error 37.

Lütfen programı baştan başlatın.

C:> LOAD Cyberpunk.exe

..

LOADING

..

Adım Vincent. Ama çoğu kişi bana sadece V der. Şehir dışında yaşayan, hayatını kaçakçılıkla kazanan göçebelerden biriyim. Diğer kabile üyeleriyle, “ailemle” aram iyi değil. O nedenle onları geride bırakıp Night City’de yeni bir hayata başlamak istiyorum. Günün birinde aradığım fırsat karşıma çıktı. Jackie Welles adındaki biri sınırdan içeri kaçak bir mal sokmak istiyordu. Böylece arabama atladım ve buluşma yerine gittim.

Şansa bakın ki Jackie denen herifle epey iyi anlaştığımızı fark ettik. Bana kucak açtı ve Night City’ye yerleşmeme yardımcı oldu. Birlikte bir sürü “iş” yaptık. Ama en nihayetinde biz sadece küçük balıktık. Derken, günün birinde karşımıza hayatımızın fırsatı çıktı. Ama işler çok fena sarpa sardı. Sonra…

Cyberpunk: Origins

Cyberpunk 2077 yukarıda bahsettiğim bu üç özgeçmişten birini seçmenizle başlıyor. Hangisini tercih ederseniz edin 15-20 dakikalık bir giriş bölümünün ardından kendinizi Jackie Welles’le birlikte Cyberpunk 2077’nin ilk oynanış videolarında gördüğümüz o kurtarma görevinde buluyorsunuz. Yani özgeçmişler oyunun gidişatını tamamen değiştirmiyor. Daha çok Dragon Age: Origins’teki gibi bir köken hikâyesi görevi görüyorlar. Örneğin Sokak Çocuğu’nu seçerseniz şehirdeki çetelere ve güç dengelerine dair belli bir bilgi birikimine sahip oluyor, gerekli anlarda bu konularda yorumlarda bulunabiliyorsunuz. Göçebe, şehir dışındaki hayata ve kabilelerin düzenine daha fazla hâkimken Şirketçi ise mega-şirketlerin işleyişi ve insanları manipüle etme teknikleri hakkında bilgi sahibi oluyor. Bunlar da yeni diyalog seçenekleri anlamına geliyor.

Özgeçmişinizi seçtikten sonra oldukça detaylı bir karakter yaratma ekranı karşılıyor sizi. Karakterinizin dış görünüşünü ve cinsiyetini dövmesinden “dalga boyuna” kadar canınızın istediği gibi tasarlayabiliyor ya da beyaz tenli, siyahi ve Asyalı olarak önceden hazırlanmış üç karakterden birini seçebiliyorsunuz. Seçeneklerin oldukça bol ve doyurucu olduğunu söyleyebilirim.

Ardından sıra yetenek puanlarınızı dağıtmaya geliyor. Body (Vücut), Reflexes (Refleksler), Technical Ability (Teknik Yetenek), Intelligence (Zekâ) ve Cool (Sakinlik) olmak üzere beş ana yetenek ağacı var. Bunların her biri kendi içlerinde iki-üç farklı dala ayrılıyor ve her biri silah kullanmaktan tutun da gizli gizli ilerlemeye, hacking becerinizden fiziksel özelliklerinize dek birçok şeye etki ediyor. Ancak bunların tatmin edici olduğunu söylemek biraz zor. İlk bakışta epey bol gözükseler de “Tabancalarla %6 daha fazla hasar ver” ya da “Bombalarının etki alanını %10 arttır” gibi şeylerden oluşuyor büyük bir kısmı çünkü. Çoğu size yeni bir yetenek kazandırmıyor. Yine de aralarında çift zıplama, yüksek sıçrama ve bıçak fırlatma gibi birkaç dişe dokunur özellik de var.

Ama en güzeli oyunun sizi seçtiğiniz bu özelliklere mahkûm etmemesi. Diyelim ki silah kullanma becerisi yüksek olan bir karakter tasarladınız. Fakat aldığınız görev gizlice ilerlemeye daha müsait. Düşmanlarınıza arkadan yaklaşıp onları bayıltmayı, kameraları hackleyip kontrollerini ele almayı seçip işinizi sessizce halletmeyi tercih ettiğinizde oyun size engel olmuyor. Tam aksine kullandığınız her özellik için ayrı ayrı ödüllendiriyor. Hacking yeteneğinizi mi kullandınız? O özelliğiniz için ayrı tecrübe puanı alıyorsunuz. Makineli tüfek kullanma beceriniz daha yüksek olduğu hâlde bu sefer katanayı mı tercih ettiniz? Onun için de ayrı tecrübe puanı kazanıyorsunuz. Böylece serbest bir stil geliştirebiliyor, oyunu dilediğiniz gibi oynayabiliyorsunuz. Hani Morrowind’ta atletizm ya da gizlilik yeteneğimiz artsın diye her yere hoplaya zıplaya veya çömelerek giderdik ya, o hesap işte… Ama onun daha kullanışlısı.

Johnny Silverhand ve Diğerleri

Cyberpunk 2077’nin en sevdiğim kısmı hiç kuşkusuz muazzam senaryosu ve ana görevleri oldu. Eğer oyuna başlar başlamaz Johnny Silverhand’le içli dışlı olacağınızı düşünüyorsanız sizi güzel bir sürpriz bekliyor. Çünkü benim Johnny’yle tanışmam oyunun onuncu saatinde gerçekleşti. O noktaya kadar Jackie Welles ve ekibimizin Netrunner’ı (Ağgezer) Tbug’la birlikte filmlere taş çıkartacak derecede heyecanlı, adrenalin dolu bir soygun görevine atılıyoruz. Bu esnada Judy (üzümlü kekim), Evelyn Parker, Takemura ve Delamain gibi akıllara kazınacak bir sürü yeni yan karakterle de tanışıyoruz. Hepsinin birbirinden başarılı olduğunu buraya sıkıştırıvereyim. Özellikle Judy’yle tanıştıktan sonra neden herkesin bu kadının ekran görüntülerini paylaşıp durduğunu çok daha iyi anlayacaksınız.

Ekibi toplamak, iş bağlayıcıyla buluşmak, soygunu yapacağımız yer hakkında malumat toplamak gerçekten de çok keyifliydi. Ama en güzeli kesinlikle soygun anıydı. Sürprizleri kaçırmamak için fazla bir şey söyleyemiyorum fakat genç ve yaşlı Arasaka’nın karşılaştığı kısım dersem o bölümü oynamış olanlar neden bahsettiğimi hemen anlayacaktır sanırım. Daha önce bir oyunda hiç bu kadar gerildiğimi, çıt çıkarmamak için ekranın karşısında bile soluğumu tuttuğumu hatırlamıyorum. Hani Cyberpunk 2077 neden birinci şahıs kamerasından oynanıyor, niye üçüncü şahıs yok diye CDPR’a kızıyorduk ya… İşte bunun gibi gerilim ve adrenalinin tavan yaptığı, her şeyi kendi gözlerimizle yaşadığımız sahnelerde FPS kamerasının ne kadar doğru bir tercih olduğunu daha iyi anlayacaksınız. Bu atmosferi yaşatmanın en iyi yolu bu kesinlikle…

Sonrasında bir dizi talihsiz olay sonucu V kendini Johnny Silverhand’in dijitalleştirilmiş kişiliğiyle baş başa buluyor. 50 yıl önce ortadan kaybolan, Arasaka’ya yaptığı bir baskın sırasında öldürüldüğü kabul edilen Johnny özgürlüğüne düşkün, asabi ve kin dolu bir adam ve başkasına bağımlı olma fikrinden hiç mi hiç hoşlanmıyor. Bu yüzden başlangıçta V’ye oldukça düşmanca davranıyor. V’nin de bu durumdan memnun olduğu pek söylenemez; çünkü işin ucunda spoiler vermemek için söyleyemeyeceğim bazı çok ciddi durumlar var. Ne yapıp edip bir şekilde Silverhand’ten kurtulması gerekiyor. İşte böylece asıl maceramız da başlamış oluyor.

Cyberpunk 2077’nin hikâyesi genel olarak bu eksende dönüyor. Günbegün Johnny Silverhand’in yüzünden bir sürü dert çekiyor ve bunu durdurmanın bir yolunu bulmaya çalışıyorsunuz. Bunu nasıl yapacağınız size kalmış. Dilerseniz sizi bu işe bulaştıran Evelyn Parker’ın izini sürebilir, ona patronunun kim olduğunu sormayı deneyebilirsiniz. Dilerseniz eski bir Arasaka çalışanı olan Japon Takemura’yla birlikte çalışabilir, şirketin başındaki insanları kendi safınıza çekmeyi denersiniz. Ya da Johnny’nin sesini dinleyebilir, onu bu hâle getiren mühendisin peşine düşebilirsiniz. Bu esnada diğer karakterlere nasıl davranacağınız size kalmış. İsterseniz onlara dostça yaklaşabilir, isterseniz de tam bir pislik olabilirsiniz. Ama bunun sonuçları olacağını unutmamalısınız.

Johnny Silverhand’e gelince… Kendisi son derece etkileyici bir karakter olmuş. V ile olan konuşmalarını dinlemek, kafamızı çevirdiğimizde birdenbire karşımıza çıkması veya ortadan kaybolması, yaşadığımız olayları kendince yorumlaması ve kendisiyle durmadan böbürlenmesi falan oyuna ayrı bir renk katıyor. Keanu Reeves gibi karizmatik bir ağabeyimiz tarafından canlandırılması onu hepten etkileyici kılmış. İçgüdüsel olarak onun güvenini kazanıp onunla dost olmayı arzuluyorsunuz. Sonuçta hem Johnny hem de Keanu bir efsane. Dilerseniz bunu başarabiliyorsunuz da. Ancak bir yerden sonra Johnny’nin her zaman haklı olmadığını da fark etmeye başlıyorsunuz. Ne zaman onu dinleyip ne zaman kulak arkası etmeniz gerektiğini kestirmek zorundasınız.

Yancıyız

Johnny’nin dışında Judy, Panam, Takemura ve Delamain gibi yan karakterlerle etkileşime girmek ve onların verdiği yan görevleri yapmak da epey eğlenceli. Saydığım bu isimlerin her birinin kendi hikâye örüntüleri var ve hepsi de birbirinden farklı amaçlar güdüyor. Ana hikâyeye denk seviyede, gayet iyi yazılmış bölümler bunlar. Ben özellikle Takemura’yla muhabbet etmekten, Amerikan ve Japon kültürlerinin arasındaki çatışmaları deneyimlemekten büyük keyif aldım. Aynı şekilde, bir Yapay Zekâ olan Delamain’in taksi şirketiyle alakalı görevler ve sürpriz göndermeleri de çok eğlenceliydi.

Bunlara ek olarak şehir haritasında tıpkı The Witcher 3’te olduğu gibi bir sürü küçük yan görev daha bulunuyor. Bu sefer soru işareti değil, sarı ünlemler olarak belirtilmiş yerleri ve aralarında rehine kurtarma, sabotaj, hırsızlık, suikast gibi farklı farklı şeyler var. Gerçi birini yaptınız mı hepsini görmüş kadar oluyorsunuz. The Witcher 3’teki kadar orijinal değiller ne yazık ki.

Şehirde dolaşırken cep telefonunuza yan karakterlerden ve çeşitli iş bağlayıcılardan sürekli mesajlar geliyor. Hatta bunlardan bazılarını yanıtlayabiliyorsunuz. Bu sayede bir yandan arkadaşlarınızla bağlantıda kalıyor, diğer yandan da küçük çaplı yeni kontratlar ediniyorsunuz. Mesela sibernetik eklemlerinin arızaları veya fazlalığı yüzünden akli dengelerini yitiren sibersaykoları etkisizleştirmek, araba yarışları, dövüş turnuvaları, olay mahallini basıp suçluları öldürmek ve grafiti toplamak gibi şeyler… Bunun yanı sıra telefona çok fazla satılık araç ilanı da geliyor. Bunu pek sevmedim açıkçası; herkes bize araba satmaya çalışıyor ve bir yerden sonra ipin ucu kaçıyor.

Yan görevlerin dışında yeni kıyafetler ve silahlar satın alabileceğiniz dükkânlar, yemek yiyebileceğiniz lokantalar, birkaç kadeh yuvarlayabileceğiniz barlar, vücudunuza yeni sibernetik eklentiler taktırabileceğiniz doktorlar, hackerlık ekipmanları alabileceğiniz yerler, hatta kadın ve erkek fahişelerle birlikte olabileceğiniz mekânlar da var haritada.

Çek, Çek Silahları, Gecenin Koynunda

Çatışma mekanikleri Cyberpunk 2077’de önemli bir yer teşkil ediyor. Açık konuşmak gerekirse oyunda silah kullanmaya alışmam biraz zaman aldı. Eski FPS’cilerden olduğumdan içgüdüsel olarak düşmanların kafalarına sıkıyorum çünkü. Ancak bu oyun bir RYO, dolayısıyla düşmanları tek atışta öldürmek mümkün değil. Hepsinin bir can barı var ve savaşlar Borderlands havasında geçiyor. İlk başta bunun beni epey rahatsız edeceğini düşünmüştüm ama ne mutlu ki öyle olmadı. Seviye atlayıp silahların daha az geri tepmesini, namlunun daha az sallanmasını, daha çabuk şarjör doldurmamızı vs sağlayan yetenekleri açtıkça çatışmalar da giderek keyifli hâle geldi. Sonra bir baktım, yine headshot atmaya başlamışım 🙂 Can çıkar, huy çıkmaz.

Üstte saydığım yeteneklere ek olarak çift zıplama ve sağa sola kaçındığınızda zamanı kısa süreliğine yavaşlatma gibi sibernetik eklentileri aldığınızda, koşup yerde kayma gibi özellikleri kullandığınızda tam bir ölüm makinesine dönüşebiliyorsunuz. Tabii buna mecbur değilsiniz. Dilerseniz siper alıp düşmanların işini klasik çatışma usulüyle de bitirmeniz mümkün. Hatta gizlilik ve kılıç yeteneklerine abanıp bir ninjaya bile dönüşebilirsiniz.

Çatışmalarda silahlardan daha çok işe yarayan bir şey varsa o da hacking. İlk başta kameraların kontrolünü almak, düşmanların yerlerini tespit etmek gibi çok basit yeteneklere sahip olsak da bu özelliği geliştirdikçe taretleri kendi tarafımıza çekmek, bombaları uzaktan patlatmak, elektronik cihazları havaya uçurmak, düşmanları kısa süreliğine kör etmek veya sinapslarını yakmak gibi çok hoş numaralar ekleniyor cephaneliğimize. Epik ve efsanevi modları elimize geçirdiğimizdeyse tek seferde bütün düşmanları etkilemesini sağlayabiliyoruz bu yeteneklerimizin.

Tabii bir de işin öteki yüzü var: Düşman hackerlar. Az önce bahsettiğim yetenekleri onlar da bizim üstümüzde kullanabiliyor. Bu da dikkatli olmadığınız takdirde kısa sürede cehennemi yaşamak anlamına geliyor. Çatışmanın tam ortasındayken yerinizi tespit edip bütün düşmanları üzerinize salabiliyor veya uzaktan kanınızı kaynatıp alev almanızı falan sağlıyorlar. “Overheating” adlı bu yetenekten ilk başlarda öyle bir çektim, o kadar çok yanarak öldüm ki sormayın gitsin. Neredeyse sinirden oyunu kapatıp çıkacaktım. Sonrasında işin püf noktasını çözdüm: Kameralar… Eğer kameraları kapatır veya bozarsanız düşman hackerlar sizi uzaktan göremiyor, dolayısıyla da size numara çekemiyorlar. Quickhacking yetenek ağacından “I, Spy” adlı yeteneğini aldığınızda da bir çatışma sırasında size zarar vermeye çalışan Netrunner’ın yerini görebiliyor ve direkt olarak onun işini bitirmeye odaklanabiliyorsunuz. Yani siz siz olun, önce hackerları temizleyin.

Oyunda The Witcher 3’ü andıran bir loot sistemi de bulunuyor. Dolaplarda, kutularda, düşmanlarınızın üzerinde kıyafetten yiyecek içeceğe, silahlardan crafting malzemelerine, sağlık paketlerinden ıvır zıvır şeylere kadar her türden eşyayı bulabiliyor, bunları daha sonra satarak paranıza para katabiliyorsunuz. İlk bir saat içerisinde looting sistemi bana epey karışık geldi. Ama belli bir süre sonra her şey rayına oturuyor ve nedir, ne değildir gayet güzel çözüyorsunuz kafanızda.

Bunca oyun mekaniğinden bahsetmişken BD’ye (Beyin Dansı) değinmemek olmaz. İzleyicilere spesifik bir olayı bizzat onu yaşayan kişinin gözünden tecrübe ettiren bir uygulama bu. İzlerken çekimi yapılan kişinin tüm duyduklarını, gördüklerini ve hissettiklerini aynen deneyimliyorsunuz. Night City’de genellikle porno endüstrisinde kullanılıyor tabii bu. Ama el altından satılan cinayet işleme, tecavüz etme gibi BD’ler de var. Bir beyin dansı uzmanı olan Judy ise bunu çok daha faydalı bir iş için kullanma imkânı sunuyor bize: Dedektiflik. BD sayesinde olay yerini ses, görüntü ve sıcaklık dalgası açısından inceleyebiliyor, ipuçları topluyoruz. Çok detaylı olmasa da oyuna derinlik katan, eğlenceli bir mekanikti.

Araç kullanma mekanikleri GTA’dan hallice; ne çok gerçekçi ne de çok basit. Neden bilmiyorum, birinci şahıs kamerası açısından araç sürmek benim için biraz mide bulandırıcı oldu. O yüzden hep üçüncü şahıs kamerasından sürmeyi tercih ettim. Tıpkı The Witcher 3’te olduğu gibi tek tuşla aracımızı yanımıza çağırabiliyoruz. İlgili tuşa basılı tuttuğumuzda da araçlarımız arasında seçim yapabiliyoruz. Kaza yapıp arabanızı hurdaya çevirdiğiniz takdirde otomatik olarak tamir ediliyor ve masraflar hesabınızdan düşülüyor. Araba sürerken camdan sarkıp etrafa ateş edebiliyoruz. Ek olarak motosiklet de sürebiliyoruz ki en çok keyif aldığım şeylerden biri de bu oldu. En son GTA: San Andreas oynarken motosiklet kullanmayı bu kadar sevmiştim. (Some kiiiind of wonderfuuul… Yes, she is.)

Night City: Yağlı Boya Bir Tablo

Oyunumuzun geçtiği şehir olan Night City görüntü itibarıyla inanılmaz güzel bir yer. Holografik reklamlar, neon ışıkları, fütüristik araçlar, havada uçuşan dronlar… Bir siberpunk oyununda görmeyi bekleyeceğiniz neredeyse her şey var. Şehrin mimarisi bilhassa hoşuma gitti. Örneğin ağırlıklı olarak Çinlilerin yaşadığı Kabuki bölgesine gittiğinizde sizi labirent gibi birbirine giren dar sokaklar, tezgâhlarında ucuz mallar satan işportacılar ve Çince tabelalar karşılıyor. Japon mahallesine gittiğinizde pembe yapraklı kiraz çiçeği ağaçlarıyla, görkemli heykellerle ve kırmızı kâğıt fenerlerle karşılaşıyorsunuz. Şehir merkezine indiğinizdeyse gökyüzüne doğru alabildiğine uzanan gökdelenlerin, pahalı mağazaların ve şık giyimli insanların ortasında buluyorsunuz kendinizi.

Hem sokaklar hem de çok katlı mega-binalar insanlarla dolu. Her yerde mağazalar, dükkânlar, otomatik yiyecek-içecek makineleri ve tezgâhlar var. Her biri farklı bir müzik türünde yayın yapan ona yakın radyo kanalı bulunuyor (Morro Rock favorim). Beş-altı tane de televizyon kanalı var ve oturup bayağı bayağı izleyebiliyorsunuz bunları. Oyunun kendi televizyon dizisi, kendi talk şov programları ve haber kanalları var. Şehirde ortalığı ayağa kaldırdığınızda o gün yaptıklarınızın yansımalarını haberlerde ve radyoda dinleyebiliyorsunuz. Şehirde Blade Runner, Matrix, Mad Max ve Terminatör gibi yapımlar başta olmak üzere onlarca filme, diziye ve animeye gönderme de bulunuyor. Sağda solda gitar çalan insanları dinlemek de en az S.T.A.L.K.E.R. ve Metro 2033’teki kadar keyifli.

Gel gelelim bunların hepsi sadece görüntüde kalıyor. Her yer lokanta ve barla dolu olmasına rağmen sadece yiyecek ikonu olan yerlerde yemek yiyebiliyorsunuz. Sadece belli başlı dükkânlardan alışveriş edebiliyorsunuz. Banklara oturamıyorsunuz. Sürekli karşınıza çıkan atari ve pachinko makinelerinde oyun oynayamıyorsunuz. Bütün şehri dolaşan bir tren var ama ona binemiyorsunuz. Night City CDPR’ın iddia ettiğinin aksine kendi kişiliği olan, yaşayan bir şehir gibi hissettirmiyor. Aksine yağlı boya bir tablo gibi. Görüyor ama dokunamıyorsunuz, etkileşime giremiyorsunuz. Yaşayan şehir dediğin Dishonored’taki Dunwall gibi olur, eylemlerimize göre şekil değiştirir, bize tepki verir. Night City’deyse bunun emaresi bile yok.

Böcekler Sarmış Dört Bir Yanımı

Buraya kadar çoğunlukla oyunun iyi yanlarını özetlemeye çalıştım. Ama bir de madalyonun öteki tarafı var: Korkunç sayıdaki bug ve glitch’ler. Şu son on gündür oyunu oynamış veya internette dolanan yorumlara ve videolara bakmışsanız Cyberpunk 2077’nin içler acısı durumuna dair az çok bir fikriniz olmuştur. Bahsedilebilecek o kadar çok şey var ki insan nereden başlayacağını bilemiyor.

Durup dururken infilak eden arabalar, havada yüzen cep telefonları, çarptığınızda lastik top gibi zıplayan sokak lambaları, en dramatik anlarda karakterlerin kafalarının içinden çıkan tabancalar, konuşurken dudakları hareket etmeyen önemli NPC’ler, kolları T şeklinde iki yana açık duran insanlar, kafanızı çevirdiğinizde kaybolan arabalar, yerin içinden geçip sonsuzluğa doğru düştüğünüz yollar… Saymakla bitmez.

Yapay zekânın çok kıt olması trafikte epey bir sorun yaratıyor. Diğer sürücüler araba kullanmayı değil, sadece belirli bir hatta ilerlemeyi biliyorlar. Önlerine bir engel çıkınca durmuyor, çarpıp hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlar. Arabaların önünü keserseniz size çarpıp geçiyorlar, karşılarına bir engel çıkınca da etrafından dolaşmayı akıl edemiyorlar. 2004’te çıkan GTA: San Andreas’ın trafik mekanikleri bile bundan çok çok daha iyiydi diyeyim, siz anlayın.

Mesela bir görevde bir minibüsü çalmam gerekiyordu fakat ne yaparsam yapayım onu durdurmayı başaramadım. Arabamı yan koyup yolu tıkadım hesapta, çarpıp geçti. Hem arabamı götürdü hem de yoluna tam gaz devam etti. Böyle bir saçmalık… Başka bir seferinde de düz yolda giderken arabam birdenbire roket gibi havaya fırladı. Gökyüzünde taklalar atarak gökdelenlerin tepesine kadar yükseldim. Sonra da güm diye yere çakıldım. Arabam haşat oldu fakat bende çizik bile yoktu. Bir keresinde de motosikletimi çağırıp beklemeye başladım. Motor uzaktan yanıma kadar geldi ama önümde duracağına yoluna devam etti. Ben arkasından koştum, o hızlandı, ben koştum, o hızlandı. Sonra da çekip gitti. Komedi filmi gibi bir andı vallahi…

Dahası arkanızı döndüğünüz anda arabalar ya ortadan kayboluyor ya da tamamen değişip yerine başka bir araba geliyor. Sokağa çıkıp ufka baktığınızda uzaktan gelen araçlar olduğunu görüyorsunuz fakat biraz beklediğinizde hiçbirinin yanınıza ulaşmadığını, biraz ötede buharlaşıp yok olduklarını fark ediyorsunuz.

Aynı şey yayalar için de geçerli. Kafanızı çevirdiniz mi yok oluyorlar. Ya da daha komiği, yerlerinde başka kıyafetlere ve tiplere sahip başka insanlar duruyor. Atıyorum, duvara yaslanıp sigara içen bir adam varsa başınızı çevirip ona tekrar baktığınızda bu sefer de sigara içen bir kadın görebiliyorsunuz.

En önemli sorunlardan biri de kaplamaların çok geç yüklenmesi. Yolda yürürken karşıdan gelen insanların yüzleri hep bulanık görünüyor. Yanlarına varıp birkaç saniye beklerseniz anca kendilerine geliyorlar. Keza trafikte de yanınızdan geçen araçların kaplamaları sürekli bulanık görünüyor. Sokaklardaki tabelalar, reklam panoları, posterler… Hepsinde birkaç saniyelik bir bulanıklık söz konusu. Çok uzaklardaki arabalar da iki boyutlu kartonlar gibi gözüküyor. Zoom yaptığınızda açık açık görebiliyorsunuz bunu.

Yükleme ekranlarında da sorun var. Normalde son yaptığınız ana göreve göre şekil değiştiren, haber kanallarından yaptıklarımızla ilgili bir kesit dinlediğimiz ekranlar bunlar. Ama net bir görüntü yerine çoğunlukla şurada burada bir duman bulutu veya ışık demeti olan, kapkaranlık ekranlarla karşılaşıyoruz. Görüntü bir türlü düzgün yüklenmiyor.

Telefon görüşmeleri de bazen başınızı ağrıtıyor. Tam bir görevin ortasında, başka biriyle konuşurken cep telefonunuz çalıyor ve siz yanıtla tuşuna basmadığınız hâlde V arayan kişiyle sohbet etmeye başlıyor. Bu sefer de hem görev icabı yüz yüze konuştuğunuz kişinin hem de telefonda sizi arayanın sözleri iç içe geçiyor, kim ne diyor anlamakta zorlanıyorsunuz. Bazen de kim ararsa arasın yanında, arkasında veya içinde Delamain’in yüzü de görünüyor.

Bir diğer ciddi sorun polislerin yapay zekâsında. Diyelim ki bir suç işlediniz ve birileri polis çağırdı. Ne beklersiniz? Bir polis aracının köşeyi dönüp üzerinize hızla yaklaşmasını ve içinden inen memurların silahlarını doğrultup teslim ol çağrısında bulunmasını, değil mi? Cyberpunk 2077’de o iş hiç de öyle olmuyor işte. Polisler şak diye arkanızda yoktan var olup ateş etmeye başlıyorlar. Ciddiyim, şaka değil. Işınlanıyorlar âdeta. Bir Reddit kullanıcısı polis mekaniğinin ne kadar kötü olduğunu test etmek için bir gökdelenin tepesine çıkmış ve yoldan geçenlere ateş etmiş. Anında yanında, çatıda iki polis belirivermiş. Onları vurunca üç tane daha ışınlanmış… diye gidiyor. CDPR’dan beklenmeyecek derecede kötü hatalar bunlar. İnsan gerçekten de hayret ediyor, üzülüyor.

Ne Kadar RYO? Ne Kadar Siberpunk?

Cyberpunk 2077 stüdyonun ilk başta tanıttığının aksine öyle köküne kadar, has bir rol yapma oyunu değil. Evet, oyunun başında seçtiğimiz kökenler karakterimizin diyalog seçeneklerini değiştiriyor. Evet, kazandığımız tecrübe puanlarını yeteneklerimize dağıtıyoruz. Hatta bazı görevlerde savaşmadan, karşımızdaki kişiyi konuşarak ikna etme olanağımız bile var. Ama bunlar çok az. Yaptığımız seçimler etrafımızdaki dünyayı şekillendirmiyor. Hatırlarsanız The Witcher 3’teki seçimlerimiz bölgelerin kaderine doğrudan etki ederdi. Cyberpunk 2077’deyse böyle bir şey görmüyoruz.

Dolayısıyla Cyberpunk 2077’ye bir aksiyon-RYO demek daha doğru olacaktır. Çünkü kendi istediğimiz rolü değil, bize biçilen hazır bir rolü canlandırıyoruz. Tıpkı Mass Effect serisinde olduğu gibi… Nasıl Shepard’ın diğer karakterlerle etkileşimi sonuca etki ediyorsa V’nin yan karakterlere karşı tavır ve davranışları da Cyberpunk 2077’nin sonunu etkiliyor.

Oyunun biri gizli olmak üzere toplamda beş farklı sonu bulunuyor. Bunlara ulaşabilmek için de yan karakterlerin görevlerini yapıp onlarla iyi geçinmeniz gerekiyor. Aynı şekilde Johnny Silverhand’le dost olup olmadığınıza göre şekillenen bir son da var. İşin iyi tarafı ana senaryoyu bir kez bitirdikten sonra eğer isterseniz oyunun sizi son kayıt noktasına geri götürüp farklı bir sonu tecrübe etmenize izin vermesi.

Oyunun ne kadar siberpunk olduğunu meselesine gelirsek… Akla ister istemez Shadowrun serisi geliyor elbette. İkisini kıyaslamak neredeyse kaçınılmaz. Bununla birlikte Shadowrun siberpunkın yanı sıra fantastik öğelere de sahip; orkların, elflerin ve cücelerin büyük şehirlerde insanlarla birlikte yaşayıp, büyü ve internet kullandığı bir evren orası. Cyberpunk 2077 ise bizim dünyamızda geçen, alternatif bir gelecek sunuyor bizlere. Burada büyü yok, fantastik ırklar da öyle. Blade Runner’ın aksine bilinçli androidlere de rastlamıyoruz. Daha çok bir gelecek öngörüsü gibi… Mesela şehir sınırlarının dışına çıktığımızda klasik Amerikan kasabalarına ve eski püskü motellere rastlıyoruz.

Öte yandan bu tür eserlerin olmazsa olmaz etmenlerinin hepsi oyunda var: Dünyaya hükmeden kötücül mega-şirketler, neon ışıklarıyla dolu tabelalar, teknolojik silahlar ve araçlar, yozlaşmış polis ve hükümetler, hackerlar, kontrat usulü çalışan paralı asker birlikleri, karanlık ve karamsar bir gelecek…

Neden Böyle Oldu?

Sizin de anlayacağınız (hatta belki de bildiğiniz) gibi Cyberpunk 2077’nin durumu hiç iç açıcı değil. Karşımızda tam anlamıyla işlenmemiş bir cevher var. Hikâye güzel, karakterler güzel, oynanış başarılı ama oyunun son hâli, bitmiş bir yapımdan çok bir erken erişim sürümünü andırıyor. Oyunu çökerten çok fazla hata yok, senaryoyu bitirmenizi engelleyen bir şeyle de karşılaşmıyorsunuz. Ancak oyunun tamamlanması için daha fazla geliştirilmeye, daha fazla cilaya ihtiyacı olduğu çok ama çok açık. Çünkü hem yapay zekâ hem de grafikler açısından o kadar çok bug ve glitch içeriyor ki anlatmaya kelimeler yetmez.

Peki neden böyle oldu? Ne oldu da güvendiğimiz CDPR dağlarına tipi yağdı? Aslında bunun birkaç sebebi var. Birincisi, stüdyonun çok hızlı büyümesi ve eski geliştiricileri ellerinde tutamamaları. The Witcher 3 yapıldığında CDPR’ın bünyesinde 250 kişi vardı. Oyun o kadar iyi sattı ki dünya çapındaki bir sürü geliştirici bu stüdyoda işe girebilmek için Polonya’ya taşındı. Hatta bir yerden sonra stüdyodaki Polonyalı olmayan çalışanların sayısı o kadar arttı ki şirketin resmi dili İngilizce olarak değiştirildi. Yani stüdyo sınırlarında Lehçe değil, İngilizce konuşuyor artık herkes. Cyberpunk 2077 ise yaklaşık 500 kişiyle yapıldı. Yani The Witcher 3 ekibinin iki katı kadar insanla…

Fakat bunun anlamı o ilk 250 kişinin üstüne bir o kadar kişi daha geldi demek değil. Aksine, The Witcher 3 ekibindeki önemli isimlerden bazıları stüdyodan ayrıldı. Baş bölüm tasarımcısı Mateusz Piaskiewicz, Flying Wild Hog (Shadow Warrior 2) stüdyosuna, Cyberpunk 2077’nin oynanış mekanikleri prodüktörü Derek Patterson da Techland’a (Dying Light) geçti. The Witcher 3’ün baş sanat tasarımcısı Michal Stec stüdyodan ayrıldı. Gwent’in mucidi Damien Monnier de öyle… The Witcher 3’ün kreatif direktörü olan Sebastian Stepien ise geçen sene Blizzard’a transfer oldu. Listeye daha bunun gibi birçok isim eklenebilir.

İkincisi, hissedarların sayısındaki büyük artış. Bildiğiniz gibi CDPR halka açık bir şirket ve bir sürü hissedara sahip. Şirket sık sık toplantılar düzenleyip bahsi geçen bu yatırımcılara raporlar sunuyor. Son zamanlarda stüdyo yönetimi ile hissedarlar arasında bir çekişme yaşandığı biliniyor. Hisse sahiplerinin Cyberpunk 2077’nin yılbaşı tatili geçmeden satışa sunulması gerektiği, böylece daha çok satıp daha fazla para kazanabilecekleri konusunda baskı yaptığı da söylentiler arasında.

Oyunun 10 Aralık’a ertelenmesinin ardından oyuncuların büyük kısmının CDPR’a “haddini bildirmek” için ön siparişlerini iptal etmesi de üçüncü sebep. İnsanların bu tepkisi stüdyonun oyunu bir kez daha ertelemeyi göze alamamasına neden oldu.

Dördüncüsüyse yönetimsel hatalar. Jason Schreier’in ünlü oyunların yapım hikâyelerini anlattığı “Blood, Sweet and Pixels” (Kan, Ter ve Pikseller) adlı kitabında The Witcher 3’le ilgili geniş bir bölüm var. O sayfalarda stüdyonun kurucuları The Witcher 3’ü PS3 ve Xbox 360’a çıkartmak istemediklerini, çünkü eski neslin gücünün hayallerindeki oyunu yansıtmaya yetmediğini söylüyorlar. Ve bu çok cesurca bir karar olarak görülüyor çünkü yeni nesil konsolların ne kadar satacağı, başarılı olup olamayacağı o zamanlar belirsizliğini koruyordu. Peki, o gün böylesine cesur bir karar alan stüdyo yöneticileri nasıl olup da Cyberpunk 2077’nin PS4 ve Xbox One’da çalışmayacağını ön göremediler?

Neden diye soracak olursanız, Cyberpunk 2077’nin yeni-nesil bir oyun olduğu her hâlinden belli. Sokakları o kadar kalabalık ki hayret edersiniz. Yayalar, arabalar, havada uçan dronlar, dükkânlar, tezgâhtarlar… Daha önce hiçbir oyunda görmediğiniz kadar büyük bir kalabalık söz konusu. Hani diyoruz ya, bu konsollarda Red Dead Redemption 2’yi falan gördük biz diye… O oyunların engin arazileri Cyberpunk 2077’nin tıklım tıklım sokakları ve binalarıyla kıyaslandığında epey boş kalıyor. Ben oyunu orta ayarlarla 2.8 GHz i7 işlemci, 4 GB GTX 1050 ve 8 GB RAM ile oynadım ve açık alanlarda alabildiğim maksimum FPS değeri 16-25 arasıydı. Neyse ki FPS takıntılı biri değilim ve oyun da her nasılsa çok fazla yavaşlamadı. Sadece çok kalabalık sahnelerde kağnı hızına indi, o zaman da grafik ayarlarını düşük seviyeye indirdim. Yani demem o ki bu oyunu çalıştırmak için yüksek bir sistem şart. CDPR sistem ihtiyaçları konusunda dürüst davranmadı. Oyunun PS4 ve Xbox One’da sorunsuz çalıştığını iddia ederek yalan söyledi. Ki zaten sonradan hatasını kabul edip bütün iadeleri kabul etmeye başladı. Peki bunlar neden oldu? Oyuncuların güvenini kazanmak için bunca yıldır çabalayan stüdyonun içinden nasıl oldu da bir Activision çıktı? Gerçekten bilmiyorum.

İnanın eğer bu oyun Ubisoft veya EA cephesinden çıkmış olsaydı yerden yere vurulurdu. CDPR şanslı çünkü gözümüzde kredileri var ve bu ilk hataları. Ama bundan sonra ne gibi adımlar atacaklarına dikkat etmek zorunda kalacaklar. Çünkü hiç kimse şu saatten sonra stüdyonun oyunlarını gözü kapalı almaz.

Ne yapın edin, bu zıpır tabancayı bulun. Bam-di-dam! Bam-di-dam 🙂

Çalarken Bitiyordu

Cyberpunk 2077 genel olarak eğlenceli bir oyun aslında. 60 saate yakın bir zaman gömmüşüm oyuna ve hâlâ yapılacak, görülecek bir sürü irili ufaklı yan görev var haritamda. Oyunun bütün sonlarını da henüz görmüş değilim. Her ne kadar RYO öğeleri beni tam manasıyla memnun etmese de oyunun sunduğu hikâye son yıllarda deneyimlediğim en iyi şeylerden biriydi. Judy’ye âşık oldum, Panam’la ortalığın altını üstüne getirdim, Takamura’yla saygıyla karışık bir dostluk kurdum, Jackie’yle harika vakit geçirdim ve Johnny Silverhand’le – Keanu Revees’le – karşılıklı atışmaların, küfürleşmelerin ve şakalaşmaların tadına vardım. Yani çok eğlendim. Evet, hatalarına rağmen.

Eğer bu kadar aceleye getirmeselerdi, eğer oyunu iyice cilalayıp hatalarını ayıklamaya daha fazla zaman harcasalardı yapay zekânın kıtlıklarına ve dünyasının etkileşim azlığına rağmen beklediğimize fazlasıyla değecek bir oyun olabilirmiş Cyberpunk 2077. Şu hâliyleyse vakti zamanında S.T.A.L.K.E.R., Metro 2033 ve Vampire: The Masquerade gibi ikide bir çöken oyunlarla imtihan edilmiş, sabırlı PC oyuncularından başka kimseyi tatmin etmeyecek, eğlenceli olduğu kadar kusurlu bir yapım olarak kalmış ne yazık ki.

Unutmadan, oyunun Türkçe çevirisi olduğunu da buraya sıkıştırayım. Hem altyazılar hem de oyun içindeki metinler ve menüler, 23Studios tarafından tamamen Türkçeleştirilmiş durumda. Bunlardan bazıları aslına sadık, bazılarıysa bizim kültürümüze uyacak şekilde yerelleştirilmiş. İyi bir İngilizceniz varsa bazı yerlerde “Ama öyle demedi ki!” demeniz olası yani… Ancak bunun çeviri stüdyosunun değil, CDPR’ın istediği olduğunu belirtmekte de fayda var. Malum olayı saymazsak epey başarılı bir çeviri olduğunu söylemek mümkün. Lâkin bir hatadan ötürü oyunu her başlattığınızda dili otomatik olarak İngilizceye dönüyor, öyle de sinir bozucu bir durum söz konusu.

Önemli Not: Oyunun notu PC sürümü içindir. PS4 ve Xbox One kullanıcılarının oyundan vebalı gibi uzak durmaları şiddetle tavsiye olunur.

You may also like...