Okur İncelemesi – Assassin’s Creed Odyssey

Aslında çoğunuzun bildiği gibi Ubisoft online inceleme için Assassin’s Creed Odyssey’i vakitlice göndermediğinden biz de sadece dergi için inceleme yapmaya karar vermiştik. Ancak geçen gün okurlarımızdan Berkay Sezer “oyunu yaklaşık 65 saat oynadıktan sonra oturup inceleme yazmak istedim, belki yayımlarsınız” diyerek bize yazdığı yazıyı gönderince de kayıtsız kalmak istemedik. Hem kim bilir, belki ileride bu şekilde sizden gelen, özenli yazılmış incelemeleri de ‘okur incelemesi’ adı altında yayımlamaya başlarız. Pek de fena bir fikir değil gibi, siz ne dersiniz?

Bu ufak açıklamanın ardından sizleri Berkay’ın Assassin’s Creed Odyssey incelemesiyle baş başa bırakıyorum. Katıldığınız, katılmadığınız kısımları yorumlarda tartışırız zaten. – Eser

– o –

Assassin’s Creed’in ilk oyununun çıkmasının üzerinden tam 11 sene geçti ve seriyle beraber bizler de büyüdük. Yeri geldi Ezio gibi unutulmayacak bir karakteri elimizde büyüttük, yeri geldi Karayipler’de korsancılık yaptık, yeri geldiMısır piramitlerinin gizemini çözdük. Tarih sahnesi geniş bir derya, Ubisoft da bizi bu sefer Antik Yunanistan’ın altın çağına, milattan önce 431’e götürüyor ve bizi Kefalonya Adası’nda iki kardeşin bitmek bilmeyen macerasına bırakıyor.

Bir yandan buldukları her fırsatta birbirleriyle savaşa giren Atina ve Sparta halkı arasındaki meşhur Peloponez Savaşında kendimize yer edinmeye çalışırken, diğer yandan ailemizin intikamını almak için dağ, taş, deniz demeden koşturduğumuz bu epik maceraya yakından bir göz atalım.

Kefalonya’da bir paralı asker

Maceramız türlü olayların döndüğü Kefalonya’da başlarken, öncelikle bizden bir karakter seçimi yapmamız isteniyor. Bir tarafta dünyalar tatlısı, at kuyruğu saçları ve kaslı kollarıyla Kassandra ablamız, diğer tarafta son derece ciddi bakışları ve inanılmaz ağır Yunan İngilizcesiyle konuşan Alexios abimiz.

Açılış sahnesinden karakterimizin ünlü Sparta Kralı Leonidas’ın torunu olduğunu ve onun mızrağını taşıdığını öğreniyoruz. Henüz gururumuzu tam yaşayamamışken, seçimimiz her ne olursa olsun hikaye gereği bir paralı asker olduğumuzu öğreniyor ve destanımızın ilk adımını atıyoruz… Atıyoruz ve gözümüze çarpan ilk şey inanılmaz grafikler oluyor. Ubisoft resmen çıtayı Olimpos Dağı’na çıkarıp Ege’yi ve Antik Yunanistan’ı kanlı canlı önümüze sermiş. Renk paleti, gölgeler, ışıklar, çevre detayları, Ege’nin muhteşem denizi… her şey o kadar yerinde olmuş ki, ilk 5-10 dakika yüksek bir noktadan etrafı seyrederken bulabilirsiniz kendinizi.

Muazzam dünyası ve grafikleriyle Odyssey’de film tadında kareler yakalamak çok kolay

Serüvenimizde yavaş yavaş ilerledikçe Odyssey’in bize yeni sunduğu ve iyi kotardığı iki yeni sistemle karşılaşıyoruz. İlki, ailemizin peşinde olan ve hikayenin temelini oluşturan Kosmos Tarikatı. Önceki oyunların aksine, Tapınak Şövalyeleri kavramını tamamen geride bırakıyor ve bir türlü yakamızdan düşmeyen bu tarikatın 50’ye yakın üyesini biraz intikam amacıyla, biraz da destansı eşya setleri düşürdükleri için oyun boyunca kovalıyoruz.

İkincisiyse Shadow of Mordor’un Nemesis sisteminden esinlenildiği aşikar olan Ödül Avcıları. Oyun boyunca hırsızlık, masum insan öldürme veya yanlış kararlar alma durumunda beş aşamalı olan ödül avcıları barımız doluyor ve peşimize tıpkı bizim gibi bir paralı askerler takılıyor. Bunlar özellikle ilk seviyelerde bizi pataklayıp gidiyorlar ama sonradan gittikçe güçlenen rakiplerle karşılaşmaya başlıyoruz. Zaman zaman sanki hata yapmamızı bekliyorlarmış gibi boşluğa bakarak dursalar da, güzel bir dokunuş olmuş.

Romantizm mi dediniz?

Her Assassin’s Creed oyununda olduğu gibi Odyssey’de de tarih sahnesinden ünlü simalarla karşılaşıyoruz ve bu defa oyunun çok daha büyük parçası olduklarını görüyoruz. Kendimizi durduk yere Sokrates ile “iyi nedir?” üzerine tartışırken bulabiliyor, Hipokrat ile vebaya çözüm arayabiliyor veya Heredot ile geçmişin peşinde koşturabiliyoruz.

Bütün bunların yanında Ubisoft cesur bir adım atmış ve pek çok yan karaktere romantizm seçeneği eklemiş. Antik Yunanistan’ı iyiaraştırmış olsalar gerek, çünkü karakterinizin cinsiyeti ne olursa olsun, kadın erkek demeden sınırları aşabiliyorsunuz (evet, Mass Effect kadar). Zaten daha önce Spartacus dizisini seyrettiyseniz ne demek istediğimi daha iyi anlamış olmalısınız.

Peloponez savaşının tam ortasındayken geniş ölçekli muharebelere katılmasak olmazdı elbette. Black Flag kadar detaylı olan gemi tasarımı ve geliştirme seçenekleriyle ister Ege’nin sıcak sularında, ister karada zorlu mücadelelere girebiliyoruz. Seçimlerimiz, o adanın kimin kontrolünde yönetileceğini de etkiliyor. Bir adada Sparta’yı destekleyip diğer adada Atina’yı seçmek her ne kadar mantıksız gözükse de özünde bir paralı askeriz ve evet, drahmi kazanmak için yapmayacağımız şey yok.

Gemi savaşları AC:Black Flag kadar detaylı ve eğlenceli

Yan görevlerin yan görevleri

Ubisoft üşenmemiş, sağ olsun bazı yan görevlere çok sağlam arkaplanlar yazmış. Fakat bir de her adaya gidip sırf tecrübe puanı kasmak için sürekli olarak yaptığınız görevler yığını var, işte tam bu noktada Odyssey tecrübeniz ters yöne gitmeye başlıyor ve oyundaki olumsuzluklardan bahsetmeye başlıyorum.

“Köpeğimi kaçırdılar, kocam öldü, oğlum ağlıyor!” diye pek çok kez ana görevden uzaklaşıp kendinizi “ne yapıyorum ben ya?” derken bulacağınıza emin olabilirsiniz. Ancak bunu gittiğiniz her adada tekrarlamak ilk 10 saatten sonra inanılmaz sıkıcı bir hal almaya başlıyor. Konuşmaları hızlıca geçmeye başlıyor ve bitse de gitsek moduna giriyorsunuz.

Bir diğer konu ise senaryo hataları. Diyalog seçimlerinin gelmesiyle siz bir NPC’yi öldürmemeyi seçseniz bile, hikaye gereği öldürmekle suçlanabiliyor bazı kaçınılmaz olaylara sürüklenebiliyorsunuz. Haliyle hikayenin tahmin edilebilirliği kısmında maalesef bir The Witcher derinliği göremiyoruz, çoğu şey yüzeysel bırakılmış.

Geniş ölçekli meydan muharebelerinde destek verdiğiniz tarafı zafere taşıyabilmek mükemmel bir his

Origins ile beraber serinin hayranları ikiye ayrıldı: serinin gittiği yönü sevenler ve kökenlerinden uzaklaştığını düşününler. Bu noktadaOdyssey’in aslında alışık olduğumuz türden bir Assassin’s Creed oyunu olmadığını söylemek yanlış olmaz. Hidden Blade’in olmayışı, hikayenin seriyle neredeyse hiçbir bağlantısının olmaması ve oynanışın da gizlilikten gittikçe uzaklaşması eski serinin sevenleri için endişe verici. Yarı Tanrı zırhımız ve 3 metrelik mızrağımızla çimlerin arasından gidip suikastçılık oynamak abes olabiliyor. Dolayısıyla Sparta tekmemiz ve daha pek çok özel yeteneğimiz dururken, gizlilik çok az kişiye hitap edecektir.

You may also like...