Shadow of the Colossus oyunu

 Shadow of the Colossus, 15 dakikalık yavaş tempolu ve duygu yüklü açılışıyla size önünüzdeki 10 saati nasıl bir oyunla geçireceğinizin ipucunu veriyor. Dünyanın ucundaki terk edilmiş topraklarda bilinmezlik ve huşu dolu atmosferi ciğerlerinizden içeri sokuyorsunuz. Tek bir nefesle koca bir tarihi ve acıya ortak oluyorsunuz. Yorgun ve bitkin Wander’ın belki günlerce, belki aylarca, belki yıllarca süren yolculuğu; Mono’yu sunağın üstüne koyduğunda daha yeni başlıyor.

2005 yılında ilk olarak PlayStation 2 için, 2011 yılında da yenilenmiş olarak PlayStation 3 için piyasaya sürülen Shadow of the Colossus, her iki konsol için de birçokları için efsane oyun statüsünde yer almayı başarmıştı. Shadow of the Colossus şimdi de yenilenmiş hâliyle PlayStation 4’ün yolunu tutuyor.

Sony’nin karşılaştırma videosundan bir ekran görüntüsü.

Üzerinden 13 yıl geçmesine rağmen Shadow of the Colossus’u daha önce oynamadıysanız, ne kadar şanslı olduğunuzu tahmin bile edemezsiniz. Şurada anlaşalım: Oyunun PS4 versiyonu görsel anlamda hayatımda gördüğüm en iyi yeniden yapım. Yukarıdaki karşılaştırma görselinde de görebileceğiniz üzere, yapımcı ekibin oyunu PS2 versiyonundan PS4 Pro’ya getirdiği hâl tam anlamıyla dudak uçuklatan cinsten. Eklenen fotoğraf modu sayesinde normalde 8-9 saatte bitirebileceğim oyuna 12 saat harcadım. Başladığım her Colossus dövüşü, adım attığım her yeni bölge atım Agro’yu yavaşlatıp fotoğraf çekmem için bir nedendi. Oyunun PS2 versiyonundaki ödüllü sanat tasarımı, yenilenen grafiklere rağmen tarzından ve uyandırdığı hislerden hiçbir şey kaybetmemiş.

Shadow of the Colossus, özünde bir boss-rush oyun. Wander, oyunun başında atı Agro’da taşıdığı Mono’nun bedenini sunağa koyduğunda, Dormin adındaki bir varlıktan onun hareketsiz bedenine ruhunun geri dönmesini ister. Dormin’in tek bir şartı vardır: Wander’ın bu topraklarda gezen 16 Colossus’u öldürmesi gerekir. Ve bundan sonra başlar ufak ama bir o kadar da büyük kalpli Wander’ın mücadelesi; taş, toprak ve metal arasında.

Wander’ın büyülü kılıcını güneşe tuttuğunuzda parıltının sizi bir yere işaret ettiğini fark edeceksiniz. Oyunun yarı-açık dünyasında, Agro’nun sırtında oraya ulaştığınızda, karşınıza devasa bir Colossus çıkacak. Kılıcınızı bu sefer Colossus’un üstüne tuttuğunuzda da onun zayıf noktasını göreceksiniz. Amacınız bu korkutucu derecede büyük Colossus’ların (ya da tehlikeli derecede küçük) üstüne çıkmak ve zayıf noktalarına hasar vermek. İlk Colossus öldükten sonra bunu 15 kez daha yapmanız gerekecek.

Shadow of the Colossus’un tüm oynanışı bu basit gözüken ama kendi içinde çok detaylı döngüden oluşuyor. Colossus’u git, zayıf noktasını bul ve öldür. Fakat iş bu kadar basit değil elbette. Her Colossus’u ayrı bir bulmaca gibi düşünebilirsiniz. Karşınızda ihtişamlı bir şekilde size meydan okuyan ve attıkları adımlarla yeri göğü inleten bu taş, metal ve kıl yumağı yaratıklar, özlerinde çözülecek bir bulmacadan farklı değiller.

Colossus’ların birçoğu dövüş arenasını da aktif olarak kullanmanızı gerektiren yapılara sahipler. Örneğin elinde taştan devasa bir kılıç olan Colossus’u kendinize çekerek, üstünde durduğunuz metal platforma saldırtmanız ve kılıcını kırdırtmanız gerekmekte. Wander’la Colossus’ların etrafında dolaşıp, bu garip yaratıkların üstüne nasıl çıkacağınızı bulmaya çalışmak oyunun en zevkli kısmı.

Her Colossus hem kendi bulmacasını ve meydan okumasını, hem de kendi karakterini oyuna getirmekte. Uzaktan korkutucu gözüken bu yaratıklar, Wander’la bacaklarından kafalarına tırmandıktan sonra o kadar da dehşet verici gözükmemeye başlıyorlar. Hatta, oyunun üstü kapalı hikâyesini nasıl yorumladığınıza bağlı olarak üzücü ve acınası bile gözükebiliyorlar. Oyun size bu hissi vermek için elinden gelen her şeyi yapıyor zaten. İlk gördüğünüzde gökdelen büyüklüğünde olan ve puslu ufukta iki kırmızı gözle karşınızda çıkan Colossus’lar; kafalarına çıktığınızda ve zayıf noktalarına vurmaya başladığınızda çaresizlikten iç burkan sesler çıkarmaya ve Wander’ı silkmeye çalışıyorlar. Ufuktaki o dehşet verici kırmızı gözler, birden sonunun geldiğini anlayan bir yaratığın yardım yakarışlarının aynası oluyor.

Fakat Shadow of the Colossus’ta her şey güllük gülistanlık değil ne yazık ki. Oyunun iki büyük problemi var: Birincisi, kontrolleri, diğeri de kamera sistemi. Wander’ı ve Agro’yu kontrol etmek çoğu zaman işkenceye dönüşüyor. Kamera inatla Wander’ın baktığı yöne dönmek istediğinden dolayı, onu kameraya doğru koştururken arkadaki Colossus’a bakmaya çalışmak gamepad’le sinir bozucu bir mücadele dönüyor. R2’ye basılı tutarak Colossus’lara tırmanma işlemi, kamera sisteminin tahmin edilemez hareketlerinden dolayı çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanıyor. Agro’yu bir yerden bir yere götürmek, eğer bomboş bir arazide değilseniz, sabrınızı test ediyor. Dar alanlarda inatla duvara çarpıp duran at, bir de binerken kılıcı güneşe tutma eylemini yaparsanız iyice saçmalayabiliyor. Bunun bir benzerini The Witcher 3’te Roach ile yaşamıştım. Bu sorunların yanında 12 saatlik oynayışım esnasında iki defa oyun bozucu hataya denk geldim. Birinde Colossus’un tırmanmam gereken kuyruğu spazm geçirmeye başlayıp bir türlü aşağıya inmek binmedi, bir diğerinde de oyun direkt olarak çöktü.

 Shadow of the Colossus bazı sorunlar yaşasa da; onu üç konsol nesili boyunca emsallerinden ayrı kılan, oyuncu toplulukları arasında efsane statüsünde değerlendirten özellikleri, bu sorunlarını affetmenize ve Warden’ın hikâyesine odaklanmanıza yardımcı oluyor. Shadow of the Colossus belki herkese göre bir oyun değil, evet ama o aynı zamanda herkesin hayatlarının bir döneminde illa ki deneyimlemesi gereken bir oyun.

You may also like...